Sayfalar

8 Aralık 2017 Cuma

Kesin bana çekmiş, umarım ben de anneme :)

Kız halaya çeker derlermiş eskiler, oradan yakalar mıyım acaba dedim yok olmuyor. Halası şu anda yer yüzünün en sade giyinen insanı olabilir :)  Hadi diyelim ki kız anaya çeker diye değiştireyim dedim buradan yürümem de asla mümkün değil diye düşünürken aklıma bir halim geldi, bence bu açıdan bir benzerlik söz konusu.

Yıllardan 1994 kardeşlerimin sünnet düğünü var, inanılmaz heyecanlıyım bana ne oluyorsa di mi, ama öyle değil işte ben de prenses elbisesi giyeceğim. Öyle küçük falan da değilim 5.sınıfı bitirmişim ama yine tüllü kabarık bir elbise hayalim. Çok haklıydım çünkü kardeşlerim sünnet oluyordu, düğünümüz vardı 😁😁 Alışveriş yapmaya İstanbul'a gittik, onlara pelerinler falan bana da elbette prenses elbisesi baktık hatta bir tane denedim de ama bedeni olmamıştı. Annem, şu anda bile Arya'ya gözüm kapalı giydirmeyi tercih edebileceğim kadar güzel bir takım almıştı bana, yaşıma uygun ve inanılmaz güzel ama elbette o zaman öyle düşünmüyordum. Çünkü o elbisenin tülü falan yoktu, nasıl olur ben sünnet çocuğu hatta çocukları ablasıydım ve prenses olmalıydım en kabarık eteklisinden ve mutlaka tülleri olmalıydı 💃

O zamanlar biri benim bu feryadıma ses vermiş ve haklı bulmuştu gidip bana tülü bir elbise diktirmeyi teklif etmesi de cabası olmuştu. Annemler de madem istiyorsun diyerek bana bırakmışlardı. Kaçırılmayacak fırsat benim için ve olleeeey tüllü elbisem olacaktı. Olmuştu da:)  Hem de kırmızı en sevdiğim renk hem de tüllü :) ta taaaa işte o düğünde ben 👇👇👇 



Hayat böyle işte ne çektirdiysen çekiyorsun gibi bir döngüsü var, sanırım bu konuda ben de anneciğime çok çektirmişim ki zamanında, başımda tüllü etek ve illa da her gün elbise diyen, dolabının karşısında 20 dakika geçiren, her gün eve gelince tüllü elbisesini her ne pahasına olursa olsun üstüne giyen bir kızım var hem de benim giyip tarzıma ve giyinme hızıma rağmen demek istiyorum ama işte ben de zaten o elbiseyi anneme rağmen beğenip istemiştim, hani onu bırakın ya şu düğünde giydiğimi 👆👆 Mesele bizde de bir süredir elbise, uyumaya varacak kadar üstelik, pijama üstüne giyilecek kadar üstelik ve sarılıp yatmayı teklif edecek kadar elbette. Ben de oluruna bıraktım.

Her zaman komik seçimleri olduğunu söylemiyorum ama bazen çok net olmazı oldurmaya çalışıp anne bana bırak demeye başlamıştı ve her sabah hangi elbiseyi giyeyim diye uyanıp, o tüllü elbiseyi bugünde mi giyemem diyordu. Ben de o noktadan sonra hiç bir sabah çıkarken ne giyeceğine karışamadım, elbette mevsim koşullarına göre kilotlu çorap ve fermuarlı üst takviyesiyle...  Kimi zaman elbisenin üstüne etek giydi hatta kış ortasında kolsuz t-shirt ile 👈👈 Diğerlerini ya gülmekten çekememişim aklıma gelmemiş ya da bir şekilde silmişim ama bunun gibi onlarca örnek var gerçekten.


Arada tekliflerimi kabul etti en azından kırmayıp 👇👇👇:) Bazen de azıcık onun istediği oldu azıcık benim teklifim, ama öyle ya da böyle özellikle son iki haftadır her gün etek ya da elbiseyle gitti okula, parka, evin içinde oyuna:)  Bütün giyinmeleri sonrasında kendine aynada bakıp çok da beğendi ayrıca. Akşam yemeklerini bölüp ben bir giyinip geleyim dedi ve inanılmaz çok sevindi giydiklerine :) 




    

Neyse  kız halaya çeker mi bilmiyorum ama çekse de sıkıntı değil kendisini fazlaca severim çünkü ama iş öyle olmuyor:) Kimsenin kimseye çektiği yok elbette, özeniyor, yapmaya çalışıyor önündeki modelleri çünkü onlar sevdikleri ya da birinden görüyor denemek istiyor onu da ama kendisine bırakırsanız hem tarzını hem de çok genel öğretiler dışındaki tüm özelliklerini kendine özgü bir hale getiriyor insan. Ben kararlarına saygı duyulan ve söz hakkım olan bir ailede büyüdüm, bunun bir zararını da görmedim büyüdüğümde, bunun doğruluğunu savunuyorum elbette şimdi de. 

Kıyafet işin küçük tatlı bir parçası ama zamanında annemin bana bıraktığı gibi her şeyi ben de bu bıdığa bırakıyorum tercihlerini mümkün mertebe :) Daha büyük tercihleri olduğunda da bu kadar cesur davranabilecek miyim bilmiyorum, şimdi söylediğim kadar sen bilirsin diyebilecek miyim imasız olanından ama, çek de gör anlamına getirmeden. İnsan görmediğini yapar mı onu da bilmiyorum sadece yapmayacağımı ümit ediyorum. Sen bilirsin demek sadece ne biliyorsan onu yap demek değil, sen doğru olanı, kendin için doğru olanı bilirsin o nedenle sana bırakıyorum kararı demek. Sen bilirsin derken, şunu hissetmek hep iyi gelmiştir bana, "hata yapmış olursan ben burada yine sana sarılacağım, birlikte düzelteceğiz düzeltemezsek de acına ortak olacağım". 

O nedenle ben de en içten şekilde söylemek istiyorum fındığım sana "SEN BİLİRSİN"  

1 Aralık 2017 Cuma

Gidenlerden sonra kalanlar

Eğer çok sevdiğiniz birini kaybettiyseniz, başkalarının kayıplarıyla kabuk bağlayan yaranız tırnakla yeniden kalkmaya başlar, kah kanar, kah sadece can yakar kırmızı bir iz olur. Ama her defasında iyileşmesi biraz daha gecikir. Eğer çok sevdiğiniz birini kaybettiyseniz artık başkalarının kayıplarında, onları aslında asla ve hiç bir zaman yaşamadan anlayamayacağınızı bilir ve asla kurulamayacak olan o empatiyi kurmaya çalışmazsınız buna gerek olmaz siz bizzat o deneyimi yeniden yaşarsınız. 

Kayıplar dışarıdan bakıldığında yani eğer hayatınız kaybeden kişi sizin yakınınız değilse insanda hep şu duyguyu uyandırır, ya da benim için öyleydi. Hayat çok kısa, şu kafaya taktığımız şeylere bak, bundan sonra daha farklı yaklaşacağım olaylara :) Bu cümlelerden yaklaşık 1 saat sonra hadi çok hassas olanlar için 1 gün olsun herkes normal hayatına döner, dert edinecek yeni şeyler bulur ve maalesef o yaşananları unutur, çünkü hayatın ta kendisi böyle sanırım. 



İşin öbür tarafındaysanız da yani siz kaybettiyseniz yakınınızı elbette tarifi mümkün olmayan bir acı yaşarsınız, hayat bir anda yerin dibine girsin istersiniz, tutunacak bir şey kalmadı derseniz, elinizdekiler daha sıkı tutunursunuz, çok üzülürsünüz, anılarla çok gülersiniz, bazı anları gözünüzün önünden silemezsiniz, bazı anları gözünüzün önüne getiremezsiniz, sesleri hafızada tutmaya çalışırsınız, yüzlerin hatırlamak istediğiniz andakilerini göz önüne getirmeye çalışırsınız ama tüm bunların yanında ne kadar garip ki hayata devam edersiniz. Dalgalanırsınız, kayalara çarparsınız ya da hatta bazen o dalganın altında kalırsınız ama yine de devam edersiniz. Ve ne kadar komiktir ki bunun tek nedeniz vardır, o da "çünkü hayat böyle bir şey"  :) 

Gidenlerden sonra kalanlar yarım devam eder hayatlarına, soruları çoktur cevap alabilecekleri yoktur. Mutlulukları yarımdır, üzüntüleri çoktur ama paylaşımları yarımdır. Şimdiye kadar hiç danışma gereği duymadıkları konularda birden danışma gereği duyarlar ama ne acı ki tam da ihtiyacı olan kişi yoktur. O önceden bir saatte unuttukları, arada aklına gelen anları ömür boyu yaşamaya başlarlar dolayısıyla hayatlarında elbette köklü değişimler olur. 

"Değişim için güzel sebepler çıksın karşınıza" gibi süper bir cümle kurmak isterken gülümsüyorum. Güzel anlar bizde hep daha güzeli yaşamak için istek uyandırırken, ne kadar acı bakış açımızı değiştirmek için üzüntülere ihtiyaç duymamız. Güzel sebeplere....

29 Kasım 2017 Çarşamba

Erkekler vs Kadınlar V1

Ben hiç çocuğunun doğum günü geliyor diye ne yapsak diyen bir baba görmedim ya da öğretmenler günü geliyor ya da veli katılımı var nasıl planlasak  diyen de ya siz?

Böyle yazınca ilgisiz baba figürü geliyor belki de akla ama benim öyle gelmiyor. Yine de buna rağmen bu görevlerin neden annelerin olduğunu anlayamıyorum. Ben de sordum Özgür'e ama henüz cevap gelmedi, yani geldi de ben yazılı bir cevap bekliyorum böyle buraya ekleyebileceğim. Konuşurken bunların bir önemi olmadığı için gibi çok beklediğim bir cevap aldım. O zaman yeni sorum şu ben hiç çocuğun çorabı bitmiş, alt kıyafeti kalmamış falan diyen baba da görmedim. Bunu da dert eden grup anneler, e bakarsan bu önemsiz de değil.

Hafta sonu çok can arkadaşlar geldi uzun süre konuştuk ve sonucunda erkek olmanın, evde istediği kadar aktif rol alıyor olursa olsun her zaman daha kolay olduğuna karar verdik (özellikle kadınlar olarak biz :)). İstediğiniz kadar evde her şeyi ortak yapın ki normalde her evde bunun böyle olmadığını da biliyorum her zaman kadının üstündeki yük, düşünmesi gereken, aklını kurcalayan şey daha fazla. İstediği kadar erkekler "siz önemsiz şeyleri kafanıza takıyorsunuz, dert olmayanı dert ediniyorsunuz" diyecek ya da düşünecek olurlarsa olsunlar asla kabul ettiremezler. Üstelik evdeki her işi ortak yapıyor olmamıza rağmen bunu bana kabul ettiremezler. Misal Özgür yaptığımız konuşmada en son ne zaman evi temizledin dedi ki son derece haklıydı ancak benim dediğim böyle ev temizleme mevzusu falan değil. Ben zaten ev işlerinde yardım diye bir şeyi kabul etmediğim için bunu o kategoriye alamıyorum. Kim hangi işi yapmak için uygunsa o işi o yapar ve bu konuşulacak bir mevzu da değildir bize göre. Benim söylediklerim sanırım fiziksel işler değil. Misal doğum günü yaklaşan çocuğa, doğum günü yapılacak mı? Yapılacaksa ayarlamaları kim yapıyor elbette anne, çünkü baba için yapılmasa da olurmuş, çünkü sanki anne kendine yapıyormuş o doğum gününü :) yapılmayacak da küçük bir kutlama olacaksa neler olacak, pastasını nereye yaptırılacak, çocuğa kıyafet alınacak mı gibi gibi detaylar. Az evvel de yazdığım gibi işin fiziksel kısmını herkes yapar bana kalırsa git şuradan şunu al dersen kimseye iş olmaz ama işin o üretme kısmında anneler yalnızlar. Bunun yorucu oluyor olmasının en net örneği annelerimizin bizlere zamanında "yemekte ne yapacağımı söyleyin hemen yapayım, yemek yapması iş değil de bulması zor" gibi cümleleri. Tekrar ediyorum işte bu bulma mevzuları hep annelerde. 

Bu durumun iki net sebebi var. Bizlere kalırsa erkeklere bıraktığımızda ürün ortaya çıkmıyor, çıkamıyor olağanca erteleniyor. Bir de çok net bir şekilde erkekler tarafından sen yapıyorsun zaten algısı var ki dün yaptığımız konuşmada pat diye ağızdan çıktı di mi Özgürcüüüm :) 

Verdiğim örnekler babalık özelinde olsa da bunu erkeklerin tüm hayatına genelleyebilirsiniz bana kalırsa :)  Erkekler sorunları daha az kafaya takıyor olabilirler, ama eğer kafaya takılacak mevzu ya da ne olsun diye düşünülecek mevzu kişi dışındakileri de etkiliyorsa bu "ben kafama takmıyorum, bunlar benim için önemsiz" den öteye gidiyor. De ki anneler üstüne alıp yaptığı için babalar yapmıyor ya da de ki erkeklerin doğası bu her iki durumda da gerçek aynı. Erkek olmak kolay dahası yok :)





Öperim Özgür, cevabını ha bu tipteki yüz ifadesiyle hasretle bekliyorum... 
Not: Özgür'ün yegane yandaşları kardeşlerim sizleri de öperim :) 


27 Kasım 2017 Pazartesi

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız...

Hayat ne garip bir alıyor, bir veriyor; bir sevindiriyor bir üzüyor; bir güldürüyor, bir ağlatıyor daha da garibi bazen aynı anda yaşatıyor bu duyguları en azından benim için öyle. Annem, babam, Arya'nın doğuşu  duygularımı karman çorman etti. Ben ki iki özel gün denk gelsin bile istemem böyle olunca iyice karıştım :)

Annemleri kaybettiğimden beri sıklıkla duyduğum cümlelerden  "amaaan benimki de dert mi, daha başka ne dertler var, evet biliyorum küçük bir sıkıntı ama üzülüyorum, sana da bunları anlatmam ne kadar anlamsız, biliyorum senin için çok küçük dertler" vs vs.

Hiç birinin art niyetli yapıldığını düşünmüyorum kesinlikle, her ne kadar uzun uzun anlatsam da yine de asla ve asla karşı tarafı benim için böyle olmadığına da ikna edemiyorum. Birincisi zaten dert yarıştırmak diye bir şeyin arkadaşlığın içinde yer almaması gereken bir kavram olduğuna inanıyorum. ikincisi ise bu açıdan bakarsak çok net şunu söyleyebilirim, evet ben çok büyük bir şey yaşadım ve evet telafisi mümkün olmayan bir şey ve yine maalesef evet ki bununla yarışabilecek dert çok ama çok az. İş böyle olunca yani bu açıdan bakınca da kimseyle arkadaşlık yapmamam gerekiyor ya da çok yüzeysel ilişkiler kurarak hayatımı devam ettirmem gerekiyor. Ee bakıldığında bu da mümkün değil, ayrıca bana bu hal de iyi gelmiyor. 

Geçen gece bir arkadaşımla da aynı şeyi konuştuk uzunca, hassasiyet güzel elbette ama benim yaşadıklarımın bir çözümü yok ve insanların sırf bu yüzden bana hiç bir şey anlatmamaları cidden beni daha iyi hissettirmiyor. Öyle durumda sanki ben karşı tarafa bu mesajı veriyormuşum gibi algılıyorum ama aslında bu mevzuyla ilgili düşüncem de bu değil. Yani hiç bir derdin diğerinden daha az olmadığını, her sıkıntının kendi bağlamında önemli olduğunu, sorunların insanları üzme derecelerinin de o kişilerin özellikleriyle, neleri kafaya taktıklarıyla ilgili olduklarını düşünüyorum. Ben bir sıkıntı yaşıyorum diye diğerlerinin üzülmesi, şikayet etmesi ya da mutsuz olması için en az benim yaşadığım kadar bir şey yaşamaları gerektiğini düşünmenin de çok büyük haksızlık olduğunu savunuyorum. Herkes duygularımı yeterince göstermediğimi söylemesine rağmen, en yakınımdaki insanlardan böyle bir dönüş almamış olmam da aslında bununla ilgili. Bu noktada bazen duygu kütü :) gibi görünmemin ardında ise kimsenin acısını, sıkıntısını küçümsemediğim gibi olayları genellikle abartmama eğilimde olmam yatıyor.  Kendi içimde gayet normal ve tutarlı tepkiler verdiğimi düşünüyorum açıkçası (mütevazı davranıyorum aslında burada :)) 

Bütün bunlar neden aklıma geldi de döküldü, çünkü bugün radyoda Candan Erçetin'in bir şarkısına denk geldim ki önceden de çok severdim 👇👇 


Bütün yaralar kapanır mı bilmem en azından benim fikrim bu yönde değil, insan düştüğünde bile iz kalıyorsa onca yaşanandan sonra kalplerde iz kalmaması ne mümkün, kanar bile arada 😞 İş nasıl toparladığında ya da toparlamak için ne yaptığında. Demiştim ya da önce ben genelde yan yoldan ana yola çıkma taraftarıyım benim yolum bu :)


21 Kasım 2017 Salı

Anneler/babalar vs teyzeler/amcalar


Bu toplumda çocuk büyütmek zor çünkü biz tek başımıza büyütmüyoruz, aileler yetmiyor yan evdeki teyze, bakkaldaki amca herkes çocuk üstünde söz sahibi bizde. Uzmanlık alanımız çocuk büyütmek, herkesin çok sözü var, herkesin paylaşılası şahane tecrübeleri....

Arya, bakıcımızın ayrılmak zorunda kalması, aynı şehirde hiçbir aile büyüğümüzün hatta akrabamızın bulunmaması, benim 4. bakıcıya dert anlatacak gücümün kalmaması gibi sebeplerle 21 aylıkken başladı kreşe.  O zaman bu süreci kotaracağını düşünmeme rağmen elbette endişeliydim ve acaba bir bakıcı daha mı gelseydi, bir sene daha mı evde kalsaydı soruları elbette benim de kafamı kurcaladı ama olmuyor işte o kadar çok değişken var ki bir çocuğun kreşe verilme sürecinde dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi değil. Dışarıdan ister kabul görsün ister görmesin bir kere bu öyle kuru inat falan değil. Anne baba ama elbette anne inat etmiş bana ne ben çocuğumu erken yaşta vereceğim kreşe falan demiş değil. O karara gelene kadar olası bütün yollar denenmiş, düşünülmüş ama hepsi çıkmaz sokak olmuş, tek çıkış kreş olmuş J Sadece kreş konusunda mı elbette hayır, doğduğu andan itibaren her konuda teyzecim, amcacım sormayın bu soruları bize, bak büyüdük biz de büyütüyoruz, sizden az düşünme ihtimalimiz var mı? Gelelim o meşhur cümlelere...

-Bu soğukta ne gerek var çocuğu evden çıkarıyorsun
-Ayy evet o soğukta dışarı çıkarıyorum çocuğu, ben çocuğu zaten hep soğukta da dışarı çıkarırım kreş bir sebep değil yani. Bir de üstü çıplak değil ki mevsim koşullarına göre giydiriyorum çıkarıyorum ne olabilir ki? Bir de ne yapayım işe mi gitmeyeyim ya da gelip bakacak mısın?
-Erkenden kaldırıyorsunuz çocuğu
-Hayır erkenden kaldırmıyorum çocuğumu, o zaten heep çok erken kalkar, ama gerekirse evde yalnız bırakamayacağıma göre kaldırırım da, sonuçta erken kalkar yol alır J Evet daha çok küçük ama ne yapayım, hayır kimsemiz yok buralarda ama olsaydı da ben yine de belki kreşi tercih edebilirdim, tecrübe etmedim öyle bir deneyimi.
-Ayyy yere oturuyor dur yatma evladım pis olursun…
-Teyzecim bırak otursun yere ben kaldırmıyorum sen niye bir şey söylüyorsun ki, yat kızım yat izin verdim ben.
-Ay bu zamane anneleri çok bilmişler, sanki biz çocuk büyütmedik
-heh bak ne güzel dediniz siz büyüttünüz sıra bizde, hem sizin büyüttüklerinizde neler var onu bilmiyoruz şu anda, bir de biz deneyelim.
-Ama bak başkaları yerken öyle bakıyor yese ne olur ki
-Başkalarıyla aynı şeyi yapmak zorunda değil amcacım, hem zaten inan o yesin ne olacak dediğin şey de günümüzde zehire eşit. Sen yedirdin, başkası da yediriyor olabilir beni ilgilendiren bir durum değil ama bırak en azından benimkine ben karar vereyim.
-Ne kadar da yabani, kimseye gitmiyor
-İşte hep olmasını istediğim bu zaten amcacım, neden gitsin herkese, seni tanımıyor bile.
-Dokunmasın o kediye pistt
-Teyzecim bir şey olmaz dokunsun, sevsin hayvanları en azından korkmasın. Siz böyle yapınca korkulacak bir şey sanacak hiç yaklaşmayacak.
-Sen vurma diyorsun ama biri ona vurduğunda kendini savunsun
-Hayır efendim savunmasın, en azından sizin söylediğiniz şekilde asla savunmasın. Hiçbir koşulda vurmanın bir yol olduğunu öğrenmesin. Böyle bir durumda ortada öğrenilecek bir şey varsa o da vurmamak.
-Ama ağlıyor
-Ama ağlar teyzecim, çocuk dediğin ağlar. Uykusu gelir ağlar, uyumak istemez ağlar, acıkır ağlar, gazı olur ağlar ve elbette istediği yapılmadığında da ağlar. Mekanizmaları böyle. O nedenle sen ağladığında istediğini yaparsan benim yapmadığım zamanlarda daha çok ağlar, sen ağlayan bir çocuk görürsen yanında anne babası varsa bakmadan geç yanlarından.

-Ayağında çorap, üstünde yelek yok
-Yok teyzem napayım, yelek giydirme alışkanlığım yok, bakarsan çorapsız da gezemem ben, ona da giydiriyordum ama çıkarıyor ben de pes ettim artık giydirmiyorum.


He bu arada üstü açık yatıyor bir de ama onu göremiyorsunuz ya söyleyemezsiniz diye ben ekleyeyim dedim J

Not: Benden şimdilik bu kadar, her gün güncelenebilir hatta sizden gelenlerle genişletebilirim J



7 Kasım 2017 Salı

Dert sende de derman bende değil...

Değişim şahane birşey değil mi? Misal ben gittim geçen saçlarımı kestirdim böyle başka bir yenilik bambaşka bir enerji geldi yalan değil:) Ama burada saç kesiminden sonra kendimi ne kadar da şahane hissettiğimi falan anlatmayacağım :) çünkü kastettiğim değişim bu değil elbette. Sonbaharın kasveti mi çöktü tepeme bilmem, içimde öyle bir kara bulut  ve buluttan nem kapma hali mevcuttu saç kesimiyle birlikte bitti gitti falan da yazmayacağım :) Hatta sonra halbuki ne kadar güzel sapsarı ağaçlar dolu yollardan geçmek ve yaprak hışırtısı duymak şeklinde de devam etmeyeceğim çünkü bu kadar romantiklik bana fazla:)

Keşke yazıya bu kadar romantik devam edebilsem ama olmuyor o kadar da tıkanıyorum işte ben de:) Gerçi bu aralar genel bir tıkanıklık hali mevcut bende. Hem herşey yolundaymış hem herşey raydan çıkmış gibi. Hem çok sevgim varmış hem hiç sevgim kalmamış gibi, hem çok mutluymuş hem de yay kadar gerginmişim gibi 😂 Sonbaharla birlikte hem hava rahatsız ediyor beni hem de sonbahardan bunaldığını düşündüğüm insanlar. Bir dakika şikayet etmeseler sanki o an yok olacaklarmış gibi durmaksızın şikayet eden ve asla nasıl mutlu oluruma kafa yormayan insanlar. Hem hayatlarında güzel şeyler olsun isteyip, dileyip, olanları bir türlü görmeyen, kazayla güzel şeylerin farkına varırım diye gözlerini sıkıca kapatan insanlar... Hayatta dengelerin bozulduğu anlar vardır elbette ben de sıkça yaşarım bunu ama bu süreklilik arz ettiğinde artık etraftaki tüm iyi enerjiyi sömürmeye başlıyor ki o durum inanın hiç katlanılası değil. 

Geçen hafta sonlarından birinde duygusal ama bir o kadar da eğlenceli bir akşam geçirdim. İnanın bir ara acaba eğlenmemem, şöyle bir sessiz durup düşüncelere mi dalmam gerekiyor diye düşündüm ama beceremedim. Başka bir yazıda da yazmıştım ya ben o mutluluk halini çok seviyorum, en uzun kalmayı becerdiğim duygu bu. Aman de ne kadar muhteşem bir hayatım var ne kadar mutluyum hem de hep eğleniyorum gibi değil mi? Hatta hiç derdim tasam yokmuş gibi de belki😉 O kısmı da öyle değil ama genel tarzım iyi hissettirmeyen bir duyguya takılıp kalmamak, iyi gelenlerde uzun kalmak yönünde. Bunu ister duygu diyin ister insan. İkisi de aynı benim için.Bu demek değil ki duygularımı es geçiyorum, inanın geçmiyorum hatta fazlaca duygularımın farkındayım ve üstüne kafa yoruyorum. Hatta bazen çok farkında olduğumdan fazla yaşamadığımı düşünüyorum. Arkadaşım okuduğu bir kitapta bu şekilde bir not almış, valla ondan sonra aydınlanma yaşadım😄 



Gerçekten benim tahammülümün azaldığı en temel şeylerden biriymiş bu şikayet mevzusu. Şikayet edecek şey arayan her yerde bulur, sorun arayan da. He diyebilirsiniz ki sen etmezsen etme milletten sana ne, evet kimsenin ömrünü tüketmedikçe aynen öyle :) Ama unutmamak lazım herkes bir şeylerle uğraşıyor, çoğumuz zaten o enerjimizi uğraşa uğraşa artırıyoruz. O nedenle o başta bahsettiğim değişim rüzgarına bu anlamda bence herkes katılabilir, inanın geç değil :) 

Birde Özgür bir yerde okumuş ve bana söylemişti çoook yıllar önce, çözüm yoksa şikayet etmenin anlamı yok, çözüm varsa şikayet etmeye gerek yok 😛 Heh öyle işte 😛





2 Kasım 2017 Perşembe

Bekleme, söyle

Manyak Anne kitabına başladım ve bir gün bile geçmeden bitirdim, öylesine sürükleyici :) Ama bu yazının ne konusu o kitap ne de amacı kitap tanıtmak. O kitapla birlikte ben yaşamadığım, yaşamaya fırsat bulamadığım bir sürü duyguyla tekrar yüzleştim. Teee 3 sene öncesine işte tam da şu zamanlara gittim ↓↓



Yazının konusu dışı olan o kadar çok duygu var ki o günde ve bir o kadar da anı ve elbette benim tekrar tekrar aynı günü ama birebir aynı günü yani tam da aynı günü yaşamak için bitmez isteğim, özlemim... Neyse o gün başka bir hayatın başlangıcıymış, artık lohusaymışım, yersen :)

Lohusalık zor, zormuş yani ben fark etmemişim, yaşamak için fırsatım olmamış çünkü bambaşka dertlerim varmış. Biraz da kişiliğimin getirdiklerinden, iyice ben kendim yaparım demişim, dedim yani. Şikayetçi miyim asla ama bugün olsa başka davranırdım dediğim şeyler var. Mesela daha çok yardım isterdim, kimse ihtiyacım olduğunu anlasın diye beklemezdim. Bunu anlamak kimsenin görevi değil elbette ama ben arkadaşlığın, akrabalığın ya da genel olarak yakın olmanın bir getirisi olarak düşündüm bunu hep. Hem anne babamı kaybettiğimde hem de kızımı doğurduğumda dahası bunları çok iç içe yaşadığımda bunun anlaşılmasını beklemek çok da absürt gelmedi ama şu anda öyle düşünmüyorum. Bugün olsa hala aynı şeyleri bekler miydim evet ama bundan 4-5 ay öncesi kadar öfkelenir miydim, hayır. Çünkü bazen insanlar nasıl yanında olacağını bilemeyebiliyorlarmış, bu duyguya kapılmak istemeyebilirmiş dahası o an yanında olmak bile istemeyebilirmiş, ben artık bunu kabul ediyorum. Gelmesini beklemek yerine ihtiyacım var gel/yap demek, sormasını beklemek yerine ihtiyacım var deyip anlatmak sonradan patlamaktan çok daha iyiymiş onu da çokça tecrübe ettim sanırım. Çünkü eğer söylemezseniz dışarıdan bakıldığında sizdeki görüntü "her şey yolunda, şimdi dahil olup da acılarını depreştirmeyelim" oluyormuş ya da belki de biz de depreşmeyelim :)

Kızgın mıyım artık değilim ama sanırım hala bazı kırgınlıklarım var. Konuşmak istediklerimle konuşup hallettiklerim, hiç konuşmak istemediklerim ya da konuşmak isteyip de boğazım düğümlendiği için konusunu bile açamadıklarım var. Bunu şimdiye kadar neden tuttum bilmemekle birlikte yazamadıklarım varmış ve günü bugünmüş. Güçlü olma ya da mutlu olma mevzusu değil bu bu duyguları yaşamak ne güçlü olmaya ne de mutlu olmaya engel çünkü. Konuşmak da ne güçsüz kaldığının ne de mutsuz olduğunun göstergesi. Siz konuşmuyorsunuz diye üzüntünüz geçmiyormuş, o üzüntü mutlu olmaya engel de değişmiş ama. Hayatınıza devam ediyorsunuz diye üzüntünüz geçmiyormuş ama üzüldünüz için hayat da durmuyormuş. En azından benim için böyleymiş.  

Ne özlem bitiyor, ne kırgınlıklar, ne öfkeler ne de kızgınlıklar. Bir tek benim için değil elbet herkes için böyle bu durum. Ben işi bir aşama öteye taşıdım artık, tüm duygularımı kabul ettim ve mümkün mertebe hepsiyle tek tek yüzleştim. Ne hayatımı durdurdum ne de eskisi gibi devam edebildim. Zaten bunca duygu arasında mümkün değil ikisi de. Hafta sonu fark ettiğim bir şey sanırım benim en uzun süre, böyle bildiğin uzun uzun içinde kalabildiğim tek duygu mutluluk. Bu şekilde dengede kalmak bana daha kolay. 

Zaten herkes bir yolunu bulmuyor mu? Tüm duygular hoş gelsin, kabulüm ama benim de yolum bu :)