Sayfalar

14 Mayıs 2018 Pazartesi

İkilenmek

Aman da aman büyümüş de konuk yazar mı alıyormuş :) Bilmem ki konuk yazar almak için büyümeye gerek var mı ama bizimki çok spontane gelişti, bence çok da tatlı oldu. Aslında amaç inanılmaz farklıydı ama amacını tamamlayınca bu şekilde blog yazısı olarak yayınlayalım mı ki acaba dedik. Taze annenin kaleminden, anne olacaklara gelsin madem siye düşündük ve işte karşınızda Özge'nin doğum hikayesi ve minik Selin'e kavuştuğunda hissettikleri :) Hep hayal ürünü gelirdi bu duygular bana ama demek ki değilmiş :) Ben okumalara doyamadım, sıra sizde.


Yaklaşık 40 hafta olarak bilinen bir-likteliğin, iki-lik halini alması yaklaşıyordu. Son zamanlarda kafamda doğumla ilgili okuduğum kitapların sayfalarını çeviriyordum sıklıkla. Duyduklarımdan oluşan bant kayıtlarımı sürekli bozuk kaset gibi sarıp duruyordum. En çok duymak istediğim ve beni en çok rahatlatansa normal doğumla dört çocuk dünyaya getiren, küçüklüğümden beri her soruşumda o zamanlar anlamlandıramadığım bir duygu ifadesi ile anneminkiydi: “Anne normal doğum nasıl?”, “Kucağına çocuğunu aldığında unuttuğun bir şey. Nokta.” Bu cümle her seferinde annemin yüzündeki gevşek bir gülümseme ile sonlanırdı. Ben de hep öyle hayal ederdim. Doktorumla doğum sancıları hakkında konuşmuştuk. Su serpen bir yorumla “diğer sancılardan farklı, üretken bir sancı” demişti. İster istemez kafamda doğum koltuğuna oturup oturup kalkıyordum. Ve artık büyük güzel buluşma ve kavuşma için sabırsızlanıyordum. Belki oruç tuttuysanız bilirsiniz ya da uzun sure aç kaldıysanız. Yemeği yeme zamanı yaklaştıkça akreple yelkovan düşman kesilir birbirine. O artistik ilerleyiş sanki birbirini pek de umursamayış halini almıştı. 38. haftanın 5. gününde doktor göbeğimden eliyle yaptığı muayene sonucunda ultrasona yönlendirmişti. Hastanede ultrason sonrası bebeği aramıza alma vaktinin geldiğini söylediler ve evden eşyalarımızı almamiz için bir saat verdiler. Duyduklarım doğru muydu? Kızıma mi kavuşacaktım? İçimde bir festival havasıdır koptu gitti. Çekilin yoldan haydi haydi acilin, kızım geliyor... İşte hastaneye yatışım yapıldı bile. Suni sancı vermeye başladılar. Kızım kapıyı doğum sancıları denilen kasılmalarla çalmaya başlıyordu. Ve ben her çalışında kapıya koşuyordum. Amacım ona yolculuğunda yardımcı olmaya çalışmaktı. Sakin kalmalı onun gelişine odaklanmalıydım. Kapı tıkırdatmaları artık yerini yavaş yavaş gümletmelere bırakıyordu. Evet evet o da bana kavuşmak için sabırsızlanıyordu. Bildiğin zorluyordu. Baya yüklenmişti. Anne açsana kapıyı diyordu adeta. En sonunda birlikte e haydi yeter artık dedik ve buluşma...

İşte ancak kendi doğumunuzdan sonra yerini doldurabileceğiniz bir hisle kavuşma. Daha önce hiç ama hiç bir misafirin tattırmadığı olağanüstü bir tatla “Merhaba” deyip ağlayarak selamlamıştı. HOS mu GELMİŞTİ? Yo yo ...Hophosgelmisti, cangelmisti, balgelmisti... sanırım annemin yüzündeki o tuhaf gülümseme ile eşdeğer bir gülümseme yayılmıştı yüzüme. Yoktu böyle bir şey. Ya da vardı. Ya da gerçek değildi. Ya da öyleydi. Kızımmm... bir dakika bir dakika... o benim kızımsa ben de onun annesi olmalıydım. Anne? O sıcacık vücudu hissedip sarılınca mı? Sanırım o an yeryüzü ile tek bağlantım dışarıdan baktığında orada görülen bedenimdi. Nerede miydim? Bulutların ustu? Iii-iii. Gökyüzü? Değil. Düşler ülkesi? Yok yok. O kadar da gerçek.


Adlandırmakta ve benzetmede güçlük yaşıyordum. O kapı çalışlarına, zorlamalarına, en sonunda e kime diyorum aç artık su kapıyı dedirten sancıların hepsine değermiş. Sancı mi? Sancı neydi? Sancı onun kapı ziliydi o kadar. Sonrasında zorlayışları sırasındaki hasarlar da zamanda tamir edilecek, iyileşecekti. Kızım gelirken azıcık ortalığı dağıtmıştı ama olsun toparlanacaktı -ki toparlandı. Neyse misafirim ayakta kaldı. O kadar yoldan gelmişti. Ben gibi yorulmuştu haliyle. Bu güzel kavuşmanın şerefine ikimiz de dinlemeyi hakketmiştik. Dinlenmeliydik, sızmışız. Sabah gözümü açtığımda kızımla ilk güneşe uyandığımızda bir an inanmakta güçlük çektim. O minnacik şey karşımda duruyordu. Gerçekliğinden emin olmak için gözümü tekrar kapatıp açtım. Gitmemişti. Yerinde ışıl ışıl duruyordu. Yanına yaklaşınca o buram buram annelik kokusu burnuma gelmeye başlamıştı. Her yanımı sarmıştı. Yüreğime müreğime her bir yanıma bulaşmıştı.

İlginç bir şekilde içime sığdıramıyordum. Durup durup gözlerimden sızıyor, dışarı taşıyordu, tutmaya da çalışmadım zaten. Bıraktım aktı. Anneselleşmeye başlamıştım. Aradan 5 ay geçti. Hani limonun bırakın adını söylemeyi adını bile aklınızdan geçirdiğiniz de ağzınız sulanır ya işte aynen öyle. Kucaklaştığımız o essiz anları hatırlayınca benim de yüreğim sulanıyor. Büyük bir aşkla tatlı tatlı o zamanları dün gibi anımsıyorum.

8 Mayıs 2018 Salı

Bir garip ilişkiler...

İnsanlar ne zaman bir ilişkiye son verir? İlla sevgili ya da evli olma halinin sona ermesinden bahsetmiyorum. Her hangi bir ilişki için. Cevap veriyorum, aslında sıklıkla çatışmaya başlayıp birbirini hoş görememeye başladığın zaman. Ama asla böyle olmaz o ilişki lastik gibi süner de süner. Karşılıklı herkes birbirinden şikayet eder, kendi içinde birbirini suçlar, suçladıkça daha da çıkmaza girer ve bir tak noktası olur. İşte o zaman zaten duygusal olarak kopmaya başlayan ilişki fiziksel olarak da sonlanmaya başlar. Herkes kendindekini görür ama karşı taraftakini daha iyi görür, zaten kişi kendi olduğundan ve kendi doğruları karşı tarafınkiyle artık ortak nokta bulamamayacasına çatıştığından ipler gerilir. Zaten o noktadan sonra da kimse kimsenin özel durumu var mıymış, aslında zor bir zamandamıymış diye maalesef ki önemsemez. Kırgınlıklar, anlayamamaklar, anlaşılmadığını düşünmeler başlar ki bu da ne yazık ki tam olarak sona yaklaşıldığının belgesidir.  En güçlü arkadaşlıklar, hiç bitmeyecek dedikleriniz, hiç gitmeyecek sandıklarınız hayatınızdan yavaş yavaş çekilir, üstelik bunu sadece onlar yapmazlar siz de dur demek istemezsiniz ve bırakırsınız. 

Hayatınızda olanların, hayatınızda kalıp kalmayacaklarının en üzücü göstergelerinden biri de sadece en zor günlerinizde değil aynı zamanda en mutlu anlarınızda da ne kadar yanınızda olduğu oluyor maalesef. Mutlu anlarınızı ne kadar paylaşabildiğiniz, sevincinize ne kadar ortak olabildikleri gibi şeyler. Sizin ne kadar sinir bozucu olduğunuzu yüzünüze söyleyebilenler, hata yaptığınızda amasız özür dileyebildikleriniz, bazen neden yaptığınızı anlatma gereği duymadıklarınız, bağır çağır kavga edebildikleriniz, ağladığınızda sebep sormadan bilebilenler muhtemelen hep hayatınızda olacaklar.  Karşılıklı olarak birbirinizin güvenli sularında yüzdüğünüz ilişkiler arkadaşlıkların süresi bana kalırsa hep limitli. Dur onu demeyeyim alınır, böyle söylemeyeyim kırılır, bozulmasın arayayım dediğimiz ilişkilerin çok da gerçek olduğunu düşünmüyorum. Burada söylemek istediğim bilerek kırıp edelip, hassas noklarını bildiğimiz halde gidip oralarına dokunabiliriz değil elbette, sadece böyle bu tarz tedirginlik yaşayan ilişkilerin uzun soluklu olamayacağı kanısındayım. 

Aldığım en büyük eleştirilerden biri olan keskin çizgilerimi kabul ediyorum artık hatta onları sevdiğimi bile söyleyebilirim, insanın bazı keskin çizgilerinin olması gerektiğini de savunuyorum ayrıca. Hatta daha ileri giderek birkaç tane bile olsa keskin çizgisi yoksa insanın, ben bunu çok anlaşılır bulmuyorum. Sevmediği hiçbir şey yokmuş gibi davranan insanların sevgilerini de ilgilerini de gerçek gelmiyor bana ne yazık ki. Mühim olan hep sevmek ya da her anlatılana onay vermek değil ki bazen de sevmediğini, istemediğini söyleyebilmek, bence yanlış bu, hatalısın diyebilmek, bu yakınlığı hissedebilmek. O zaman kızgınlığının altındaki gülümseme ortaya çıkabiliyor ancak :) 

Yoksa zaten bin bir çeşit insanla ↓↓ kimsenin uğraşacak hali yok ki, açıyor gülleri birinin, çalıyor zili birinin, kimi hep muzır işlere bayılır, kimi her gün bunalım takılır, kimi kimi densiz kimi denli :) Yaaaa :)








4 Nisan 2018 Çarşamba

Arkadaşlık lohusalığı yener :)

Genelde böyle yazılar doğumun hemen sonrasında falan yazılır ya da onu izleyen annenin artık toparlandığı duruma dışarıdan bakabildiği bir zamanda. Bu açıdan bakıldığında benim yazımın benle ilgili olmadığı aşikar. Yazının çıkış noktası iki can arkadaşımın hamile olması ve süreçte yaptığımız öylesine konuşmalardı. Araya ameliyatım girdi falan derken de yayınlanması bu zamana kaldı.

İşte söz konusu yazı ↓↓

Bir süredir kafamda bir şeyi söylerken, bir cümle kurarken o cümlenin aslında zıddıyla birlikte kurulduğunu kimsenin düşünmediği. Sözüm ona iyi diye kurulan o cümlenin başka birini yıkıp geçebileceğini kimse düşünmüyor mesela. Benden geçeli çok oldu, zaten lohusa depresyonu denebilecek bir şey de yaşamadım ama o dönemin her anne için hatta baba için ve hatta anne ve bebek yanında kim kalıyorsa onlar için zor olduğunu söylemek için büyük depresyonlara girip çıkmaya gerek yok.

Hayat yeni baştan başlıyor, tüm düzen yeni baştan kuruluyor bebek doğduğunda. Demek istediklerim öyle alışkanlıklarınız değişecek ya da dışarı istediğiniz gibi çıkamayacaksınız falan değil, kendi düzeninizi koruyabilirsiniz ya da bunu korumaya çalışmak size gereksiz gelebilir o ayrı mevzu. Benim söylemeye çalıştığım bebek doğduğunda ilk kez anne baba oluyorsunuz ve dilini hiç bilmediğiniz ve bir süre de anlamayacağınız, belli bir süreye kadar tamamen size bağlı bir canlı giriyor hayatınıza. Dolayısıyla aslında o güne kadar size söylenen ya da okuduğunuz pek çok şeyin yazılan ya da söylenen gibi olmadığını da görmeye başladığınız yeni bir dönem o. 

Lohusalık döneminde bir sorular, bir espriler bir de beklentiler fena halde can sıkıcı. İlk soru daha doğum olmadan geliyor. “Normal mi olacak?” bu kadarla kaldığında ortadaki tek sıkıntı “sana ne” cevabının verilmek istenip de verilememesi J Ama eğer peşi sıra “normal doğum çok önemli, bebeğe çok faydalı” ya da “en iyisi normal doğum, normal olsun normal” falan gibi bence abuk sabuk olan cümleler sıralandığında yukarıda bahsettiğim zıtlık mevzusu devreye giriyor. Çünkü bana kalırsa mesele orada diğer tarafın kötü olduğunun söylenmeden kötülenmesine varıyor. Yani aslında alt metinde bir yerlerde “sezeryan kötü, bebek için de sağlıksız” vs vs yatıyor. Eminim ki kimse bunu kurarak söylemiyor ama normal doğumu onca övüp, “normal olsun normal bebek için çok faydalı” dediğinizde ortamda sezaryanla doğum yapan hatta bunu gayet bile isteye yapan insanlara minik bir taş atmış oluyorsunuz J

İkinci soru doğumun hemen akabinde onu hemen  “emiyor mu?” sorusudur. Bu sorunun cevabı kimi nasıl tatmin edecek bilmiyorum ama “anne sütü çok önemli”, “bebeğin iyi gelişimi için şart”,” anne süsü alan bebekler ….” gibi cümlelerin kimseye faydası olup süt getirmediği gibi, hastalık, ameliyat vs gibi sebeplerden emziremeyen, sütü gelmeyen, bebeği memeyi reddeden ya da kendi isteğiyle emzirmek istemeyen anneler için aslında şu anlama geliyor, “mama çocuğa yapılan bir kötülüktür ve sen istemeyerek bile olsa kötülük yapıyorsun” L İnanın bu duygu yeni hayatının ilk günlerinde hiçbir anneye iyi gelmeyecektir.

Espriler çeşitli şekillerde olabilseler de doğumdan önce ve  hemen doğum sonrasına odaklana espriler gündeme gelir. Doğumdan önce espri olduğu varsayılabilecek “uyu, uyu sonra uyuyamayacaksın” cümlesi kesindir. Anlamadığım bunu söyleyen insanlar uykunun depolanan bir şey olmadığını henüz nasıl keşfetmemişler J Doğum sonrası ise pişkin bir gülümsemeyse sözüm ona espri ama aynı zamanda da bazen hinlik durumu ifadesi olabilecek karın mevzusu gelir. Doğum yapanlar bilir özellikle sezeryan ile doğum yaptıysanız karnınız bir süre durur, hatta doğum sonrası sanki hala hamileymişçesine şişkindir. Hani o espri diye yaptıklarınız var ya “aaa içinde mi kaldı bebek” ya da “ay yoksa bir tane daha mı var” gibi, heh işte onları yapmayın inanın hiç komik değil. Hatta bu durumu doğumdan birkaç ay sonra bile sürdürenler var ki o zaman şakayı geçip biraz tatsız bir durum oluyor.

Ve elbette beklentiler. Anne olduğunuz anda toplum sizden vatana millete hayırlı evlat yetiştirmenizi bekler, üstelik kendi de bu süreçte aktif rol almaya oldukça isteklidir. Bebeğinizin uyku düzeni merak ederler “uyuyor mu” diye sorarlar mesela, çünkü bebek uyumazsa kendileri uykusuz kalacaktır J Şaka bir yana elbette iyi niyetli bir soru ama o uyuyor mu sorusunun cevabı evetse “ayy valla kaynımın oğlu da çok güzel uyuyordu”ya hayırsa da”bak şöyle yapsan bence uyur hem sende uyursun”a , en olmadı “o uyurken sen de uyu”ya bağlanır ama mutlaka sorulur bu soru, çünkü beklentisi aslında kendi söylemek isteyeceklerini söyleyecek bir platform bulmaktır.

Biter mi bitmez, emzik verirsin biri çıkar sonra bıraktırması zordan girer, damak yapısını bozardan çıkar ve yanlış olduğunu söyler, vermezsin emzik olsa rahat ederdin der bir başkası. Haklılar ikisi de ama hem de çok haksızlar. Kundaklarsın ne kadar yanlış olduğunu anlatırlar, kundaklamazsın duyusal olarak buna ihtiyacı olabileceğini anlatırlar ki burada da ikisi de haklıdır ama hem de çok haksızdır J Herkes bir şeyleri denemiş, kendi çocuğunda işlemiş, bir şeyleri denemişler olmuş ya da ufak tefek hasarla atlatmışlar. Zamanında sinir olmuşlar müdahalelere ama yine de dahil olmadan da edemiyorlar işte. Çünkü söylemek istediklerimiz çok, böylelikle belki hayat kurtarırız derdimiz bu J

Misal kuaföre gitmesine fırsat tanıyın:)

Çoğunun art niyetli olmadığını düşünmekle birlikte özellikle ince düşünmemenin de “dur ya şimdi daha alışma dönemi” diyememenin de çok iyi niyetli bir davranış olduğunu düşünmüyorum. İlk ya da ilk değil ama zaten yeni doğum yapmış annenin hep yeni baştan alışacağı durumlar vardır. İlk kez anne olmuşsa, zaten baştan aşağı yeni hayat, anne olmaya baba olmaya alışılacak, yok ikinci çocuksa da iki çocuklu olmaya, kardeş dengesi kurmaya alışılacak gibi yepyeni durumlar. O nedenle doğum yapmış birine yapılabilecekleriniz arasında sözel olarak söyleyecekleriniz yok bana kalırsa. Ama illa yardımcı olayım bir el atayım derseniz, tek başına bakıyorsa mesela gelecek misafirleri için kek börek vs yapıp götürebilirsiniz, birikmiş ütüsü varsa teklifsiz gidip ütü yapabilirsiniz, dur ben azıcık oyalayayım da sen de çayını kahveni rahat iç, banyo yap diyebilirsiniz en olmadı bakan biri varsa evde bebeğe, tam bebek uyumuşken kapısında bitip azıcık soluk alması için dışarı çıkmayı teklif edebilirsiniz, illa evden ayrılmaz diye düşünürseniz yemeyi, içmeyi sevdiğini bildiğiniz şeyleri alıp evine gidebilirsiniz. Bunlar ilk etapta aklıma gelenler ama siz arkadaşınızı daha iyi tanırsınız eminim daha iyi fikirleriniz olacaktır. Eminim böylelikle o depresyonu daha hafif atlatmasına yardımcı olabilirsiniz, yok eğer olamıyorsanız da belki biraz uzak durmakta fayda en azından daha fazla girmesin depresyona diye  J Bir bakın bakalım siz neler yapabilirsiniz.



6 Mart 2018 Salı

Kaprisini sevdiğim...


Uzun zamandır blog okuyorum, her anne bloğunda mutlaka bir sendrom yazısı, ayy bende de bir tavırlar “ne sendrommuş” efendim falan diye. Ama neydi insan kınadığını yaşamadan ölmezdi…

Bizim evde bu ara bir sinir, bir gerginlik. Yok aydı yok güneşti falan dedim bir süre ama üç gün geçiyor sonra geri geliyor olduğundan aya güneşe suç atmak yerine yaşa bağladım bütün olayı :) bir ergen tripleri odaya girip kapı kapatmalar, ben daha iyi bilirimler, onu giymeyeceğim bunu giyeceğim sonrasında isteği olsa bile bana neden bunu giydirdinler, hep senin suçunlar havada uçuşuyor. İnat zaten bizde genetik ona bir şey demiyorum ama eeeey üç yaş çabbuuuk geri ver çocuğumu diye bağırmak istiyorum.



İşin aslı bu değil elbette ben de biliyorum ama anne olarak durduğun yerden, dur bi bakayım, sanırım bu dönemde bağımsızlıklarına daha düşkün oluyorlardı, yok efendim daha ben merkezci oluyorlardı, kendini kanıtlamaya çalışıyorlardı gibi çıkarımlar çok fazla J Üstelik bu yaşın pek çok yerde yazılanların aksine bir formülü, şöyle davranırsanız geçer diye sıralanacak bilgileri olduğunu düşünmüyorum. Daha doğrusu pek çok yerde yazılanın genel geçer çocuk büyütmenin bir gerekliliği olduğu görüşündeyim. Çünkü her yerde yazan şeyler tam da “sevginizi gösterin”, “yaptığınız işlerde ona da yer açın, iş bölümü yapın”, sosyalleştirin” vs vs. şeklinde. Bunları zaten üç yaşa gelene kadar yapıyor olsanız da yine de öyle ya da böyle bu sendrom yaşanacaktır. Öncesinde neler yaptığınız ya da süreçte nasıl davrandığınız sadece o dönemin ne kadar acı ya da rahat geçeceğini belirleyebilir bana kalırsaJ

Birincil kaprisler çağı diye de geçebiliyormuş bu dönemin ismi, isminden olsa gerek bir işte bu üç yaş dönemi çocukların egolarının tavan yaptığı, her iyi şeyi kendilerine mal ettikleri ve elbette her kötü şeyde karşı tarafı suçladıkları özgürlüğün had safhada olduğu bir dönem. İşe bunalım ya da sendrom ismini koyarak işi biraz daha tatsızlaştırmaktan ziyade bunun gelişimin bir parçası olduğunu bilerek bu dönemi duygusal anlamda en az zararla atlatmak gerektiğine inanıyorum. Çocuk sahibi olan herkesin de deneyimlediği gibi çocukla ilgilenen her kimse o an, eğer gerginliği artıyorsa bu bir şekilde de yansıyor bu da durumu iyice gerginleştiriyor, hatta diyebilirim ki bir yerden sonra kim başlattı bu gerginliği sorusunun net bir cevabı bile verilemez hale geliyor.

Çocuklu hayata girdiğinizde, zaman zaman sorunlar, gerginlikler vs vs azalacak olsa da bitmeyen bir yola girmiş oluyorsunuz. Emdi mi emmedi mi, aç mı doydu mu sorularıyla başlayan süreci, önce diş sonra çiş takip ediyor. Edilen şikayetler, bahsedilen sorunlar, yürüdü mü, konuştu mu sorularıyla pekişecek, ay hiç susmuyor, pek de yaramaz hiç yerinde durmuyor şekilde evrilecek. Sonrasında da bitmiyor ve biliyorum bitmeyecek, her dönem bambaşka güzellikleri beraberinde getirecek ama o güzelliklerin sıkıntısız tadına varılmaz dercesine o an büyük gelen ama aslında küçük sıkıntılar koyacak yanına. 

Benim tecrübelerim şimdilik üç yaşa kadar o nedenle sadece "şişşşt daha küçük yaş çocuklu anneler üç yaş çok güzel gelsenize" diyebilirim J

21 Şubat 2018 Çarşamba

Daha iyi olabilir miyiz?

Biz ne zaman bıraktık karşılıksız iyilik yapmayı ya da yapacağımız iyilik için önce kendimizi düşünmeyi. Annemlerin bana anlattığı, onların çocukluklarında yaşadıkları şimdi gözlemlediğimden çok başka. İyilik yaparken bile kendini ön plana çıkarmak ne zaman ortaya çıktı, ne zaman daha popüler olmak için, desinler diye iyilik yapar olduk. Ne zaman iyilik yaptığımızı göze sokmaya başladık, hani sağ elin verdiğini sol el görmeyecekti.

Herkesin önce kendi çocuğunu düşünmesini anlayabiliyorum da sadece kendi çocuğunu düşünmesini ben anlayamıyorum,  etrafımdakilerin de pek anlamlandırdığını sanmıyorum. Aslında mevzu çocuk da değil sadece, nasıl oluyor da sadece ben/biz diyebiliyoruz. Herkes bencillikten şikayet edip bu şikayetin odağını nasıl sadece kendine çevirebiliyor, nasıl söz konusu kendisi olduğunda bencillikten yakınıp bencilce davranabiliyor?Aracı kullanarak yardım yapmayı anlamsız buluyor olabilirsiniz, bütçenizi bu şekilde ayarlamak zor olabilir, yoktur mesela, yapacağınız yardımı maddiyata dayandırmıyor olabilirsiniz ya da hatta yardım yapmak istemiyor bile olabilirsiniz ama yardım postlarının altında "benim çocuğuma", "ben kendime", "oğlumun okuluna" gibi sadece ben merkezli cümleleri kuramayız, kurmamalıyız. O zaman o iş ne yardım oluyor ne iyi niyet. Kimse kusura ama bakmasın yapılanın da bencillikten başka bir şey olduğunu düşünmüyorum. 




İyilik dediğimiz şey inanılmaz bulaşıcıyken fellik fellik kaçanlara anlam veremiyorum. Valla iyilik yaparım diye içleri gidiyor bazı insanların. He zaten yaptığında da aylarca falan konuşuyor o ayrı. Verdiğim örnek maddi odaklı olsa da aslında tek söylemeye çalıştığım maddi bir destek olmak veya maddi değeri olan şeyleri vermek/göndermek değil. Fikren iyi olmalı önce insan. Bir şey yaparken ilk aklına peki ben bundan ne kazanacağım gelmemeli aklına, yarın bir gün benim de başıma gelirse diye düşünmemeli, benzer şekilde de iyi bakmalı etrafa, her yapılanı kendine yapılmış bir kötülük olarak da görmemeli. Nasıl ki iyilik bulaşıyorsa art niyet de kötülük de aynen öyle çünkü. Dünya iyi bir yer değil belki de hiç bir zaman iyi olmadı zaten ama biraz da dünyayı suçlamak yerine bir dönüp kendine bakmalı insan. Bunca bencillik etrafımızı sarmışken insan o kara bulutların arkasından çıkacak güneşe hasret kalıyor bazen.  Kendi küçük çevremizde sağlayabiliyoruz belki o aydınlığı bunu ama o da her zaman tatmin etmiyor işte. Birileri iyilik yaparken sessiz kalabilirsiniz, destek olmayabilirsiniz ama kürekleri geriye geriye çekmek neden? Bir gün benim başıma gelirse diye yapılan yardım yardım mıdır gerçekten? Bu sorular bir tek benim ki kafamı kurcalıyor? 

Belki de şimdi düşünme vakti gelmiştir. Daha iyi bir dünya isterken acaba asıl istediğimiz birileri benim için dünyayı daha iyi bir hale getirsin, mümkünse bu süreçte bana bulaşmasın mı?




30 Ocak 2018 Salı

Çocukla evden hızlı çıkmanın 5 yolu

Kilit ve iddialı cümleler vardır ya, muhteşem ebeveynliğin yolları, çocuk varken kendine zaman ayırmanın yolları ya da benim yazdığım gibi çocukla evden hızlı çıkmanın 5 yolu gibi...

Keşke ebeveynlik böyle bir şey olsa, madde imleri şeklinde yazsak böyle bir word dosyasına sonra herkes uygulasa dursa. Gerçi bu sefer de aman ne sıkıcı diye şikayet edenler olacaktır. Neyse zaten de çocuk varsa o madde madde sıraladığınız şeyler artık yok hükmündedir. Bu demek değil ki çocukların bir düzeni olmaz, demek istediğim şu, bu düzen arada şaşar, bazen yemek yemez, bazen uyumaz bazen giyinmez bazen de çocuk tam anlamıyla pamuk olur. Bunu baştan böyle kabul edince ebeveyn olmak da bir anda kolaylaşır.


Bizde anne babanın istekleri o kadar önemlidir ki, çocuk bir yerden sonra unutulmaya başlanır. Misal çocuk arkadaşına vurduğunda deriz ki ama ben çok üzüldüm bu yaptığına, vurmanın yanlış olduğundan neden vurulmaması gerektiğinden bahsetmeyiz bile, ya da yemeğini bitirdiğinde çok mutlu oldum deriz, çocuk karnını doyurmak için mi yemek yiyecek annesini mutlu etmek için mi diye düşünmeyiz. Sonra bakmışsınız ki çocuk da kendini unutmuş, annesi üzülmesin diye isteklerinden, babası kızmasın diye savunduklarından vazgeçmiş, sırf karşısındaki mutlu olsun diye istemediklerini yapmaya başlamış. Süreçte bunlar hiç bir zaman fark edilmez ama uzun vadede zarar verir ne yazık ki. Uzman olmamakla birlikte çocuklara yapılan ne kadar anlayışlı benim kızım, çok uyumludur benim oğlum aman da ne kadar güzel paylaşır oyuncakları gibi atıfların da çocukların üzerinde oldukça büyük bir yük oluşturduğunu düşünüyorum. Hatta bunun ergenlik döneminde ailelerin çocuklara "ben sana çok güveniyorum" tarzı bir baskıdan farklı olduğunu da düşünmüyorum. 

Çocuklar belli dönemlerde önce giyinmeyi sevmezler sonra soyunmayı, bazen bir kıyafete takılır günlerce sadece onu giyerler. Bu kıyafet bazen eski bir body bazense yeni aldığınız bir elbise olabilir. Bu konuda problem yaşıyorsanız belki de sorumluluklarımızı biraz da net hatırlamakta fayda var. Ebeveyn olarak çocuklarımızı güzel, uyumlu giydirmek diye bir sorumluluğumuz yok, sorumluluğumuz temiz ve mevsime uygun giydirmekle sınırlı. Hani o başlıkta yazdığım evden hızlı çıkma mevzusu bu şekilde çözülebilir. Elbette bir çocuğa uyan ötekine her zaman uymuyor ama her çocuğun korkutmadan, inatlaşmadan, tehdit etmeden, kıyaslamadan ya da zorlamadan bir yolu vardır. Çocuklarımızdan duyduğumuz cümlelerin büyük çoğunluğu bizlerin yansımasıdır, kıyaslanan çocuk kıyaslamayı, tehdit edilen çocuk korkmayı veya korkutmayı, her istediği koşulsuz yapılan bir çocuk ise dünyanın kendi etrafında döndüğünü öğrenir bana kalırsa. O nedenle bir aynaya bakar gibi bakmalıyız belki de, yansımamızı kendi istediğimiz gibi şekillendirmek için değil ama sebebi bulmak için.

Bir seri kitap aldım Arya için Leyla Fonten'den Masallar diye. Aslında çocuk kitabı ama büyüklere ders niteliğinde yazılar var içinde. Belki biraz onların hikayelerinden okuyup onların güldüklerine gülerek, yapmak istediklerini/istemediklerini anlayarak ya da olaya bu çocuk neden böyle demeden önce bir de başka açıdan bakarak, çocuk olduklarını unutmayarak daha kolay bir hale getirebiliriz. Çocuğunuz çok mu inatçı misal, şöyle diyor 👇İnatçı Kirpi Mina'nın hikayesinde :)



29 Ocak 2018 Pazartesi

Yinelenme, yenilen :)

Ne kadar da sıkıcıymış aynı hayatı sürdürmek. Aslında sıkıldığım, başımı ağrıtan, benim çalışmaktan alıkoyan (bahane demiyoruz buna lütfen) şey sıradanlıkmış, aynı şeyleri yapmakmış ve aslında belki de biraz öğrenmeye kapalılıkmış. Mesleğim gereği zaten yeni şeyler öğrenmek durumundayım ama burada kastım bu değil, iş dışı sadece istedim diye bir şeyi yapmayı öğrenmek.

Geçen sene başladığım yoga bu sene hayatımda bambaşka şekilde yerini aldı ve çocuk yogası eğitmenliği eğitimine başladım misal. Bambaşka bir bakış açısı sundu bana ve unuttuklarımı yeniden öğretti, bildiklerimi pekiştirmemi sağladı. Çocuklar neye gülerler diye düşünürken aynı şeylere güldüğümü bir kere daha hatırlattı bana. Öğrendiklerimin dışında hayatıma yeni yeni insanlar bu insanlarla birlikte de yeni bakış açıları kattı elbette. 
Farklı insanlarla birlikte olmaktan tat almayı,  çok sevdiğim az görüştüğüm insanlardan aslında ne kadar çok öğrendiğimi fark etmemi, kurduğum hayalleri gerçekleştirmek için daha fazla çalışmam gerektiğini, istemenin tek başına yetmediğini (çünkü sanki daha önce hiç deneyimlememiştim bunu :)) ortak hayallerin dile getirildikçe ne kadar keyifli olduğunu bir kere daha anladım 2018'in bu ilk ayında. 

Akademik bilgiyle deneyimin bütünleşmesinin kıymetini fark ettim, ama alanda deneyimin tek başına yeterli olmadığını her zaman akademik bilgiyle perçinlenmesinin gerektiğini, yani daha da çok okumak gerektiğini ve bunun getirdiği sorumluluğu deneyimledim. Daha iyisini yapmak isteyeceğin şeyin sadece işin olmaması gerektiğini öğrendim, insan işiyle, mesleğiyle hiç alakalı olmayan alanlarda da iyi olabilirmiş etrafımdakilerden bunu gördüm. Bazen risk almanın, bazense sessiz kalmanın çözüm yolu olduğuna inancım arttı.

Tekrara düşeceğim anlar olacaktır elbette ama yenilenmeden tamamlanmayacağımı öğrendim. Sen daha ilk aydan bana ne kadar iyi geldin 2018, benim yılım olur musun hiç bilmem ama eğer bu bakış açımı değiştirmezsem benim için iyi olacağından eminim. 

Baktım ki olmadı ben de bu kötü davranışlardan birini yaparım sana yıl sonunda giderken 😆 Tercihim cımcık bilesin :)